Bunca yıllık arkadaşım, arkadaşımız Tardu Kuman’ı düşününce aklıma hep daha tanışmadığımız ama ondan bahsedilen bir an geliyor: “Tardu’yla Bandırma’dan bindik tekneye, kıyıdan kıyıdan bir haftada İstanbul’a geldik.” 1980’lerin başlarıydı. Tardu İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Felsefe Tarihi okuyordu. İstanbul’a küçücük bir balıkçı teknesiyle gelmiş demek… Hakkında efsaneler dolaşıyordu. Balıkçı. Erdekli. Yok, Bursalı. Erdek’te ailesinin kampında çalışıyormuş. Marangozluktan anlıyor. Robinson gibi yaşıyor. Tek başına ev bile yapabilir. Sanki hiç ilkokul, ortaokul, lise okumadan doğrudan üniversiteye gelmiş gibi. Hatta sanki Tardu hiç çocuk olmamış, isyankâr bir delikanlı olarak kampta dünyaya gelmiş. Dünyaya öyle geldiği için babasını kızdırmış. Çünkü ağaçları kökünden söken bir güce sahipmiş ve dünyayı kendine göre değiştirmek istiyormuş. Hemen kampı da kendine göre düzenlemeye kalkışınca haliyle babasını çileden çıkarmış. Tardu doğduktan birkaç gün sonra kamptan ayrılıp uzun bir yolculuğa çıkmış.

Biz onu İstanbul’a geldiğinde tanıdık. Sonradan çok yakın, çok günlerimiz oldu. Herhalde birkaçımız onun en iyi arkadaşı ve bazılarımız da en iyiden bir sonraki arkadaşlarıydık. Ama sanırım hiçbirimiz Tardu’nun çocukluğuna, ilk gençlik yıllarına dair pek bir şey bilmeyiz. Tardu tıpkı Odysseus gibi, Gılgamış gibi, eski çağların yürüyerek dünyayı kat eden seyyahları ve başka epik kahramanları gibi kaderin bütün cilvelerine açık bir yolculuğa çıkmıştı ve esas itibariyle kaderi bu yolculukla anılmaktı.

Tardu metali işlemeye 1985-87 arası kaldığı Paris’te takılar yaparak başladı. Onun takıları eski çağlara ait tunç, bronz nesnelerin minyatürleri gibiydi. İnsanın takmaktan çok önüne koyup seyretmek ya da eliyle dokunup keşfetmek isteyeceği türden, işlenmiş, üst üste bindirilmiş sağlam ama zarif metal parçalardı. Aslında onlar da küçük heykellerdi. Ama belki kendisi o sıralar henüz heykel yapmak istediğini bilmiyor olabilir. Belki de heykel sanatı bu yolla kendini ona tanıtıyor ve kabul ettiriyordu. İstanbul’a takı tezgâhıyla döndü, hayatını bu işle kazanıyordu. İstanbul’a yerleşip yerleşmemeyi düşündüğü bir sırada, 89 yazında Yunanistan’a gitti ve orada kaldı. Orada büyük malzemelerle tanıştı. Demiryollarından çıkma eski demir, travers ve ahşap parçalarını toplayıp bunlardan sanat objeleri ve mobilyalar yaptı. Bu objeleri Yunanistan’da oturduğu yıllarda sergiledi ve hayatını yaptığı mobilyalarla kazanır oldu. Yunanistan’da yaşadığı yıllarda Tardu’ya arka çıkan dostu ve kılavuzu Panayotis Kanellakis avukat ve çekirdekten yetişme marangozdu. Panayotis, Tardu’yu sanatını açığa çıkarmaya teşvik etti, maddi ve manevi olarak destekledi. Sonradan Tardu Türkiye’ye döndüğünde Ege’de bir köyde ev ve atölye inşa etmesi için onu heveslendiren de Panayotis’ti. Yıllar sonra 2007’de Panayotis öldüğünde Tardu onun tabutunu İstanbul’da en güzel ağacından kendi elleriyle yaptı ve Yunanistan’a götürdü.

Tardu 1995’te İstanbul’a yerleşti ve Stoa Design atölyesini kurdu. Galatasaray’da lisenin arka bahçesinin aşağısındaki sokakta, sıra binalardan birinde bir de çok güzel dükkânı vardı. 2015’e kadar açık duran o dükkânı bilenler bilir. Atölyenin görünen yüzü ürettiği özgün tasarımlı mobilyalardı; görünmeyen yüzünde ise Tardu heykel sanatçısını hayatta tutmaya çalışıyordu. Aslında Tardu’nun mobilyaları da tıpkı takıları gibi bir nevi heykeldir, insanda sadece kullanma değil, dokunma ve üzerine düşünme isteği de uyandırır. Biçimi üzerine, maddesi üzerine, o sert ve ağır maddenin nasıl böyle zarif bir şekil almayı kabul edebildiği üzerine, maddenin nereden geldiği üzerine, nesnelerle ilişkilerimiz ve hayatımızdaki yerleri üzerine düşüncelere daldırır.

Kozlu’daki evini yapmaya sanırım İstanbul’a döndükten hemen sonra 1996’da başladı. Bütün civarı gezip o köyü kendisi keşfetmişti. O zamanlar köyde elektrik ve kanalizasyon yoktu. Evi hemen hemen tek başına inşa etti. İçerisiyle dışarısı arasında keskin sınırların olmadığı heyecan verici bir tasarımı ve düzeni vardı evin. Sonradan komşu olduğumuz bu evdeki birkaç günü hatırlıyorum. Gece dağlardan köyün altlarına, oradan denize ve kim bilir belki oradan da karşıdaki Midilli’ye kadar kat kat yankılanan doğa, hayvan ve insan sesleri duyuluyordu. Ses evreni öyle inanılmazdı ki sanki bir cismi vardı. Soluduğumuz hava gibi, varlığı somut şekilde hissediliyordu. Sanki o ortamı bir arada tutan, boğuk, vızıltılı, homurtulu, ses mi sessizlik mi olduğuna insanın karar veremediği bir küreyle çevrili gibiydik. Onu saran bir başka küre, gök küre de karşıdaki adayla ayaklarımızı bastığımız toprağı ve bu toprakların bütün çağlarını bir araya getiriyordu.

Köyün sırtını verdiği dağların tepesinde Assos antik kentinin çağdaşı olan Lamponya kentinin kalıntıları vardır. Tardu’nun da hepimiz gibi o dağlarda gezmişliği çoktur. Tardu’nun sanırım yirmi yıllık bir dönemin ürünü olan heykelleri ağırlıklı olarak işte o coğrafyada ortaya çıktı. Hatta bir heykel serisinin adı da Lamponya Savaşçıları’dır.  İstanbul’da Stoa Design’ın yanı sıra evi de yarı atölyeydi. Ama onun asıl atölyesi, yerleşmek, yayılmak ve yaşlanmak istediği yer köydü. Onun bilmediğimiz çocukluğunu, kampı, marangozluğu, balıkçılığı, felsefe öğrenciliğini, Stoa’yı ve stoizmi, Yunanistan yıllarını, dostlarını, işini, sanatını, hayatında ne varsa her şeyi en nihayet bir araya toplayan yegâne mekândı belki de köy. Yıllar içinde yolculuğunun varacağı yer olarak şekillenmeye ve karşılığında yolculuğa da bir biçim vermeye başlamıştı.

Tardu’nun yaptığı heykelleri sergilemek için zaman zaman işe kalkıştığı olurdu. Ama bir şekilde bu girişimlerini hiç ileriye götürmedi. Sanırım bunda büyük bir etken yaptığı işlerin yaratıldıkları ortamla iç içe geçmiş olmasıydı. Onları yaşadıkları yerden kopartarak bir serginin içine yerleştirmenin Tardu’ya ne kadar zor gelmiş olacağını tahmin edebiliyorum. Belki de bu anlamda heykeller Tardu’nun kendiliğinin parçalarıydı. Onlara kök salacakları bir toprak bulmuştu ve vaktinden evvel yerlerinden söküp cansız bırakmak istemiyordu. Bu düşünceyi daha da ileri götürerek şöyle diyebilirim, belki de onun bütünlüklü, kök salmış kendilik hissini oluşturuncaya kadar o parçaların birbirinden ayrılmaması gerekiyordu. Yani yaşamsal bir ihtiyaçtı bu.

Heykeller yıllar içinde çoğaldı, onun evinden, bahçesinden bizim evlerimize ve bahçelerimize doğru da uzandı. Yerlerde yığılı duran ağaç ve metal ham malzemenin içinden doğup kaybolan, yeniden doğan, kenara ayrılan, bazen hurdalarla karışan, fark edince insanı şaşırtan parçalardı.

Rüzgâr çanlarından oluşan Pagan Sesler serisi bana her şeyden önce Kuzey Ege coğrafyasının bahsettiğim o allak bullak edici ses küresini hatırlatıyor. Bunları hiç konuşmadık ama sanırım Tardu da o ses küresini duyuyordu ve onun içine kendi seslerini katmak istemişti. Çoğunu Edremit civarındaki hurdacılardan topladığı sanayi artığı ağır metal parçalardan oluşan çanlar her dokunuşla farklı sesler üretebileceğiniz çok uğraşılmış ve bulunmuş bir dengeyle bir araya gelmişti.

Bu çanlardan Midilli’ye karşı asılı duran bazılarının sesi bana yabancıyı, ötekini, artık o topraklarda olmayanı ve kaybedileni düşündürmüştür. Kimi eski kilise çan sesleri gibi, kimi tarihin perdelerini kat kat açarak insanı çağlar arası yolculuğa çıkaran bir gong sesi gibi... Veya daha spesifik bir ses: Dağda, köyün yaylasında, denize bakan bir tepede bir zamanlar yer alan Çan Kayasının hiç duymadığımız sesi gibi. 1970’lerde kırılan bu kaya söylentiye göre Lamponyalılar zamanından beri vardı. Lamponyalılar onu adayla haberleşmek için kullanırdı. Dışarıdan bakıldığında alelade görünen, üst üste getirilmiş iki büyük kaya parçasından oluşan bu çanı çalmak için üzerine çıkıp doğru dengeyi bulmak ve ağırlığı bir bacaktan öbürüne vererek tahterevalli gibi sallanmak gerekiyordu. Çan Kayasını bizlere gösteren köylü komşumuz, menzili ta karşıki adaya kadar uzanan o sesi tarif edebilmek için çok uğraşırdı. Gene de anlatamazdı. Belli ki o seste onun çocukluğundan kayıp bir şeyler de vardı ve hiçbir ses, hiçbir tarif onun yerini tutamazdı. İşte Tardu’nun Pagan Sesler’deki çanları bana kalırsa böyle kayıp sesleri bir anlığına da olsa tekrar yakalamak, yaratmak için yapılmış, çağlar ve coğrafyalar aşırı iletişim araçlarını temsil ediyor. Haberleşmek için, ilişkilenmek için elindeki malzemeleri tekrar tekrar kullanıma sokan insanoğlunun doğumdan ölüme yegâne çabasını çağrıştırıyor.

Mobil heykeller olarak tasarlanmış bu çanların zihnimdeki bir başka çağrışımı da bebeklerin yatağı üzerine asılan sesli mobil oyuncaklarla olan benzerlikleri. Tardu’nun işlerinin çoğu insanda çocuksu ve oyunsu bir heyecan uyandırır. Çocuklar da çok severdi onun işlerini. Ama rüzgâr çanı formunda düşünülmüş olsa da bu mobillerin dönmeye ve ses çıkarmaya başlaması için rüzgârdan çok bir fırtınaya ihtiyaç olduğu ve bunları kıpırdatmaya kalkışacak bebeğin Gargantua gibi dev bir bebek olması gerektiği apaçık ortada. Çevresinde kıpırtı yaratmayı başaramayan, dev boyutlarda, çok güçlü bir güçle başa çıkmak zorunda kalan, bu yüzden doğar doğmaz büyüyüp kamptan ayrılmak zorunda kalan bebeğin oyuncakları mı bunlar acaba?

Tardu’nun hayatını ve işlerini düşünürken zihnimde onun çok tanıdık bir görüntüsü canlanıyor. Tardu hurdaların, demir yığınlarının, koca ağaçların arasında başı önünde çaresizce bir şeyler arar gibi ve zaman zaman ellerini şortunun iki yanına pat pat vurarak dövünür gibi yerlere bakınarak dönüp duruyor. O anlar Tardu’nun yaratma boğuntusuyla, yaratıcı edimin derinlerine doğru yol aldığı zamanlardı. Kim bilir belki de onun sanatının kökeninde yatan, itici gücü olan en temel his, büyük bir çaresizlik, dehşet ve felaket hissiydi. Ve belki bu yüzden her şeyin o kadar ölçüsüzce ağır ve güçlü olması gerekiyordu.

Tardu’nun sanatı, heykelleri ve son yıllarında yaşamındaki değişiklikler onun yolculuğunu, sonunda evine dönen, alçak gönüllü ve ölümlü bir kahramanın Odyssea’sına dönüştürdü. Eşi Faika Ergüder Kuman’la birlikte köydeki evi öncekini de içine alacak şekilde yeniden inşa ettiler. Yeni ev Tardu’nun bütün geçmişiyle ve inşa ettiği her şeyle birlikte kucaklanıp nihayet bir bütünde toplanmasının simgesi gibiydi. Atölye de iç avluya alınmış ve düzenlenmişti. İstanbul’daki hayatlarında da Tardu’nun sanatına daha fazla yer açan birçok yeni düzenleme yaptılar. Sanırım bu noktadan sonra artık Tardu’nun işlerini sanat yapıtı olarak insanların önüne çıkarması mümkün hale gelmişti. Artık hiçbir parçası bir yerden koparılmayacaktı ve nesneler dış dünyaya yola çıktıklarında bile onun iç dünyasında hâlâ birbirleriyle bütünleşmiş kalmalarını sağlayan güçlü, sarsılmaz bir çekim merkezi oluşmuştu. Yani felaket beklentisi artık sona erebilirdi.

Tardu’nun yenilenmiş atölyesine bakmaya gittiğimde karşıma çıkan yeni bir işini düşünüyorum. Yüksek tavanlı atölyede boşluğa asılı duran rulman zincirinden bir şekil. Bence bir harita. O kadar narin, o kadar uçucu, ama bir o kadar da sağlam. Yol artık başı boş bir sürüklenme olmaktan çıkmış, haritası çizilmiş denebilir. Aynı zamanda Tardu atölyesiyle birlikte boşluğu da içeri almış ve onu bir haritayla sınırlayarak, dağıtan boşluğa hâkim olmuş da denebilir. Bu işini gördüğüm zaman Tardu adına çok heyecanlanmıştım. Hem iç dünyasında hem de sanatında ne kadar çarpıcı bir yaratıcı atılımın oluşmakta olduğunu gösteriyordu.

Sonra yeni bir başka işi: İnşaat demirleriyle makine parçalarından oluşan bir ağaç. İnsanın gözünü alamadığı, yüzüne gülümseme oturtan “Hayat Ağacı” ya da belki “Güzellik Ağacı”.

Son olarak kalın demir borulardan yaptığı iki bulutsu heykel. Sanki ellerini uzatıp canlı kozmik tözü yakalamış ve bize uzatıvermiş gibi. Bu son iki heykel bence en güzel işleri. Onun sanatçı olarak nasıl gelişmekte ve değişmekte olduğunu ve yepyeni eserlerin vaadiyle dolu olduğunu gösteriyordu. Bir de Tardu’nun maddeye, malzemeye ne kadar hâkim olduğunu hatırlatıyordu. Çünkü onun işleri, yalınlığı ve mükemmel işçiliğinden dolayı, sanki kolayca yapılabilecek şeylermiş gibi insanı yanıltabilir. Onun kullandığı malzeme, geçmişte aldığı biçimlerin izlerini taşıyordu. Tardu o malzemedeki eski yaşantıyı öldürmeden, ama yeni biçimi geçmişin izleri altında da ezdirmeden işleme ustalığına sahipti. Sanırım onun hakiki bir sanatçı olduğunu söylemek için sadece bu bile yeterli.

Çok sevgili bir arkadaşımız ve çok değerli bir sanatçı geçti bu dünyadan. Bizler tanık olduk. Eserlerinden yapılacak sergilerle tanıkların çoğalacağını düşünmek mutluluk verici.

Tardu'nun Odyssea'sı

Nilüfer Güngörmüş Erdem